“Yeteneğin var ama bir şeyler bekliyor gibisin…” – Matrix
Bir gün öncesi.
Yapılacaklar listemde beni bekleyen, başlamam gereken bir sürü şey var. Peki ben bunlardan birini seçip eyleme geçmek yerine ne yaptım dersiniz? Sanki dünyada hiçbir işim yokmuş gibi bilgisayarın başına geçip 1999 yapımı ilk Matrix filmini (muhtemelen yüz bininci kez) yeniden izlemeye koyuldum. Bu satırları yazarken kendime kızıyorum çünkü başlamak için neyi beklediğime dair hiçbir fikrim yok. Aslında başlamamak için geçerli, spesifik bir nedenim de yok.
Yapabileceğime inanıyorum; bilgiye, içgörüye ve azme sahibim. Hatta başladığımda, o akışın içinde keyifle üreteceğimden de eminim.
“Bir şeyi nasıl yapacağını bilmek, onu hemen yapmaya başlamak için bir sebep değilse nedir?” sorusu yankılanıyor zihnimde… Biraz soruda kalıyorum.
Konu eyleme geçmek. Morpheus, “Yolu bilmekle, yolda gitmek arasında bir fark vardır. Kapıdan geçecek olan sensin” diyordu Neo’muza. Ben de yolun farkındayım ama kapıyı açıp geçmek için sanki bir şeyler bekliyor gibiyim.
Herkese ve her şeye çözüm odaklı yaklaşmaya çalışan bir birey olarak, hayatın içindeki düğümleri ilmek ilmek açarken, kendi içimde hep bir şeylere geç kalıyormuşum gibi hissediyorum. Bir danışman gözüyle baktığımda bunun adını çok net koyabiliyorum aslında. İnce eleyip sık dokuyan o tarafım devrede. Dilim, “Bir şeyi elimden gelen en iyi şekilde yapmam yeterli” dese de, zihnim ve davranışlarım gizliden gizliye mükemmel olmasını bekliyor sanki. Doğru yerde, doğru zamanda, doğru kişilerle o kusursuz başlangıcı yapmayı umuyorum. Oysa tek bir “doğru” olmadığını da biliyorum.
Ertelemenin aslında tembellik değil; kusursuzluk beklentisi, hata yapma korkusu ve duyguları regüle edememe hali olduğunu bilmek yetmiyor. İçinde bulunduğum denklemde bir durumu anlamak onu çözmeye, nasıl yapılacağını bilmek ise yapmaya başlamaya yetmiyor sözün özü.
Ve ben, artık durmak istemiyorum. Diyor ya Nâzım: “Fakat artık ümit yetmiyor bana, ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum.” İçimde çok ama çok uzun bir süredir benden harekete geçmemi bekleyen bir “ben” taşıyorum. Tek arzusu, kendi sesinden korkmadan sevgiyle, şefkatle, umutla; yaşamın içindeki güzellikleri çoğaltmak olan o kadına karşı kendimi giderek daha fazla borçlu hissediyorum ve ona verdiğim sözleri tam olarak tutabilmek istiyorum.
Burada mesele, “Ben gerçekten kim olmak istiyorum?” gibi büyük, varoluşsal ve altından kalkması zor sorular sormak değil. Çünkü kimlik dediğimiz şey, tıpkı yaşamın kendisi gibi akışkan; tek bir şey değil, birden fazla şeyin kombinasyonu ve sürekli evrilen bir yapı bence.
Asıl mesele; sadece konuşan değil, eyleme döken, harekete geçen ve sorumluluk alan bir insan olmayı seçebilmek. Tabii, kendinizden beklentiniz buysa… Düşüncelerin o güvenli ve kusursuz limanından çıkıp, eksik ya da acemi de olsa eylemin riskini alabilmek…
Yazıyı son günlerde çokça dinlediğim Connor Price ve Nic D‘nin Talk isimli şarkısıyla noktalayayım ve siz değerli okurlar için bir soru bırakayım. Şarkıda durmadan tekrar eden bir nakarat var: “I ain’t never had nobody show me nothin’, all they do is talk,” (Kimsenin bana bir şey gösterdiği/yaptığı yok, tek yaptıkları konuşmak.)
Peki, içinde bulunduğun şu anda kim olmayı seçeceksin; sadece konuşan ve yolu bilen biri mi, yoksa harekete geçen ve o yolu yürüyen biri mi?
Karar senin…