buyuk-aile-1

Aile…
Birçok bilimsel tanımı olsa da herkes için bambaşka anlamlar taşıyan ve kendi hissini doğuran bir kelime. Arapça “dayanmak, güvenmek” kökünden gelen bu sözcük, aslında “birinin geçimini sağladığı, ona dayanan kimseler” anlamına geliyor. Ancak bugün kimileri için aynı kanı taşımak, kimileri için aynı çatı altında yaşamak, kimileri içinse koşulsuz bir aidiyet hissi demek.

Benim içinse en çok “birlik olmak” ve “paylaşmak”. Ailemle kurduğum ilişki de bu yüzden biraz bunlar üzerine… Beni her zaman anlamasalar, her kararımı onaylamasalar da hayatta ve yanımda olduklarını bilmek benim için her şeyden önemli. Bendeniz; ailenin ilk göz ağrısı, erken yaşta sorumluluk alan, vaktinden önce büyüyen o çocuğu… Aslında bir yanım içi içine sığmayan, yerinde duramayan bir çocukken diğer yanımla boyumdan büyük yetişkin rollerini üstlenmek zorunda kaldığım için, hayatımın bir noktasına kadar bu duruma söylendiğim, öfkelendiğim ve üzüldüğüm zamanlar oldu, yalan yok. Yıllarca bu sorumlulukları sırf ailem için yüklendiğime inandım. “Annem iyi olsun”, “Hep bir arada mutlu olalım” diyerek kendimden çaldığımı, kendimi feda ettiğimi düşündüm.

Bugün ise bunun büyük bir yanılgı olduğunu fark ediyorum. Evet, onların da bana ihtiyacı vardı belki ama ben bu yaşıma kadar yaptığım her şeyi aslında kendim için yaptım. Onları sevdiğim ve onlarla bir arada olmak istediğim için...

Yıl bin dokuz yüz bilmem kaç; belki dört, belki beş yaşındayım. Televizyonda çıkan o meşhur kola reklamlarını bilirsiniz; kalabalık, neşe dolu devasa bir aile sofrası ve buz gibi bir kola… O sofra gözüme o kadar albenili gelirdi ki, çok özenirdim.

Aslında hâlâ da öyle, sadece kola eski cazibesini kaybetti. 🙂 Aile bireylerimin şefkatle bir arada olduğu, birbirimize açık yüreklilikle bağlandığımız o küçük anlar, benim yeryüzündeki cennetim. Bence özüm, en başından beri kendi “insanlarım” diyebileceği o güvenli topluluğun parçası olmak ve ona katkı sağlamak istiyor. Şimdiye kadar attığım tüm adımlar da belki sadece buna ulaşmak için…

Ancak sevgi ve aidiyet gibi en saf ihtiyaçlarımızda bile, konu duygulara geldiğinde kulaklarımda Sezen Aksu’nun o meşhur şarkısı çınlıyor: “Keskin Bıçak”. Duygular gerçekten de iki tarafı keskin bir bıçak gibi. En güzel, en saf niyetli olduğuna inandıklarımız, kendi içimizde o ince ayarı tutturamazsak bir noktada hem bizi hem de başkalarını yaralayabiliyor. Tıpkı hayat veren suyun fazlasının zehirlemesi veya çok sevdiğimiz bir yemeğin doyduktan sonra midemizi bulandırması gibi… İşte tüm duygular da iyi ve kötünün ötesinde böyle. Asıl mesele dozu ve derecesi. Sevmek, şefkat duymak, öfkelenmek, üzülmek ve davranışa dönüşen daha nice eylemimiz bu ayarlara muhtaç.

Bence, bugün olduğumuz kişi olmayı kendimiz seçtiysek; tüm eylemlerimizin, seçimlerimizin ve hatta seçmediklerimizin sorumluluğunu da yalnızca kendimiz almalıyız. Çevremizdeki insanlardan etkileniyoruz, kabul. Ancak günün sonunda gerçekliğimizi belirleyen, bizi biz yapan şey; özümüzde eksikliğini hissettiğimiz o temel duygu oluyor. Çocuk Emine için ailesinin bir arada ve mutlu olması hayati bir meseleydi. O da bunun için elinden gelenin en iyisini yaptı, hepsi bu.

Annem, babam ve kardeşlerim; sizi her şeyinizle, sadece siz olduğunuz için seviyorum.

Fikret Kızılok bir şarkısında, “Zaman değirmenini durdurmak kolay değil,” diyor. Ben, Fikret Abi’ye çok karşı çıkıyor gibi de görünmek istemem ama, “Mümkün değil ki!” diyorum. Belki hayatı böylesine güzel ve anlamlı kılan da tam olarak bu akıp gitme hali.

Hayatıma giren, hikâyemin bir parçası olan herkese ve “ailem” dediğim tüm dostlara sevgiyle…
Birlikte upuzun, keyifli, muhabbetli, huzur ve şefkat dolu sofralarda sağlıkla buluşalım…