Uğruna Savaşılmayan Bir Aşk Gerçekten Biter mi

Cuma sabahı.
Okunmamış, akşamdan kalmış bir WhatsApp mesajı.
Mesajda bir fotoğraf. Fotoğrafa bakınca karnımda başlayan karıncalanma hissi, kalbime bir anda çöreklenen bi’ sızı. Orada olduğum ama eğreti hissettiğim bir fotoğraf. Henüz uyanmamış olmasına rağmen duygularla uyarılmış bir beden…

Bir iki saat öncesi yaşayacaklarımdan habersiz, arabada dinlediğim şarkı; “Yalanmış… verdiğin sözler, inanmış bu saf gönlüm…” diyen Mert Demir’in sesi. Hoşlanıyordum ondan kabul ama sevdim mi gerçekten?

Aylar önce yazdığı “Peki, teşekkürler.” mesajı dönmeye başlıyor zihnimde.
Ya o, beni sevmiş miydi? Ne yersiz bir soru bu şimdi.
Sevse ne, sevmese ne; hem bitmiş gitmiş…
Hem de bu sorunun yanıtını zaten biliyorum.

“Sensiz yapamazdım”,

“Eros’un oku hep bizi bulsun”,

“Hayatımın önceliğisin”.

Yazdığı mesajlar… Eskiden olsa şarkıdaki gibi “hepsi yalanmış” der kestirip atardım. Ama şimdi yargılamadan, sadece anlamaya çalışarak bakmayı deniyorum. Belki o an, bu cümlelerin hepsi “o saniyeler içinde” sonuna kadar gerçekti. Ya da değildi.

Duygular, hele de altı ortak yaşanmışlıklarla yeterince dolmamışsa, kısa bir süre içinde yön değiştirebiliyor. O an gerçek olması, hep öyle kalacağı anlamına gelmiyor; bunu da yeni yeni fark ediyorum.

Ünlü oyuncu Keanu Reeves’in bir röportajı geliyor aklıma. “Aşkın için savaşmıyorsan bu nasıl bir aşk olur?"

“Onun, benim için savaşmasını ister miydim?” diye soruyorum kendime.
Dürüstçe, gardımı indirerek cevap veriyorum: İsterdim. Galiba.

Çünkü o benim için savaşırsa, “ben uğruna savaşılacak kadar değerliyim.” diyebilirdim. Farkında olmadan kendi değerinin onayını dışarıya, bir başkasının eylemine bağlamak… Tam da bizi o yorucu dramanın, bermuda şeytan üçgeninin içine çeken yer burası değil mi? Bir başkasının bizi “kurtarmasını” beklediğimiz bir senaryoda, nasıl kendi merkezimizde kalabiliriz ki?


Tam da burada zihnim beni korumak için devreye giriyor. İçimdeki bu kırgınlığı hissetmemek için konuyu hemen Zeitgeist’a (zamanın ruhuna), modern ilişkilerin zorluğuna, gaslighting gibi trend kavramlara çekmek istiyor. “Devir böyle, flört uygulamaları her şeyin içine etti” diyerek o sabahın sızısından, o bireysel hayal kırıklığımdan kaçıp sosyolojik bir analizle (tümevarımla) kendimi güvende hissetmek… Ama hayır, bu kez o rasyonelleştirme limanına sığınmak yok. Modern ilişkilerin zorluğu bir gerçek evet, ama şu an mesele dışarısı değil; mesele içimde hissettiklerim…

Uğruna savaşılmadığını hissetmek acıtır. Başka zaman olsa “akışa bırakmak en temizi, olmuyorsa olmuyordur” der, pürüzsüz bir kabule geç/-miş gibi yapardım. Bu hüznün hakkını vermeden, yasını tutmadan hemen “hayat sahnemden gelip geçenleri izliyorum” zırhını giyerdim. Bugünse o aceleci tavrımı bir kenara koyup, sızının tam ortasında durmaya izin veriyorum kendime.

Sözde değil, özde sevmek ve sevilmek niyetim… Bunun yolu, kendi değerimi bir başkasının (benim için) vereceği savaşa bağlamaktan değil, kendi yaramın kabuğunu şefkatle kaldırmaktan geçiyor.

Peki siz, ne isterdiniz?
“Benim için savaşsın” düşüncesi size nasıl duyuluyor, ne hissettiriyor?

Yazıyı tamamlarken içimden şu şarkı geçti, onu da buraya bırakıyorum. 🙂