“Kendine İyi Bak! – Sen De…”
Geçtiğimiz hafta sonu Marmara Üniversitesi’nden hocalarımızın düzenlediği terapötik bir kampa katıldım. Şile’de; doğayla iç içe, güzel insanlarla ve farkındalık katan atölyelerle dolu dolu üç gün geçirdim.
Kampın ikinci gününde Terapötik Kartlarla Duygusal Farkındalık Atölyesi’ndeydik. Amacımız, seanslarda duygularını ifade etmekte zorlanan danışanlar için terapötik kartların nasıl kullanılacağını öğrenmekti. Teorik kısmın ardından topluca bir uygulamaya geçtik. Gözlerimizi kapattık ve eğitmenimizin yönlendirmesiyle, geçmişte bizi mutlu eden bir anıya doğru yola çıktık. Benim zihnimde ise eski erkek arkadaşımla yaşadığım bir hatıra canlandı.
Geçmişten hatırladığım anı:
Marmara Üniversitesi Göztepe kampüsündeyim. Öğle yemeğinden derse dönüyoruz. Yanımda erkek arkadaşım ve dostlarımız var. İlişkimizin en tazecik dönemleri, el ele tutuşmaya yeni başlamışız, içim içime sığmıyor… Fakülteye doğru yürürken diğer arkadaşlarım kahve almak için kafeye uğruyor. Biz ise yolun kenarında durup onları bekliyoruz.
Tam o an başımı kaldırıp etrafıma bakıyorum: mavi gökyüzü, pofuduk bulutlar, kalın gövdeli ağaçlar ve yaprakların rüzgârla ettiği o eşsiz dans… Tüm sesler susmuş; sadece yaprakların hışırtısı, birkaç kuşun ötüşüne karışıyor. Rüzgâr yüzümü okşuyor, anın dinginliği adeta büyülüyor beni. İçimde sonsuz bir minnet ve şükran duygusu… Kendimi çok şanslı hissediyorum. Tam o hissin içindeyken ona dönüp, “Şu an çok huzurlu, değil mi?” diyerek gözlerine bakıyor ve gülümsüyorum. O da bana hiçbir şey demeden sadece gülümsemeyle karşılık veriyor; aklından ne geçiyor, bilmiyorum.
Uygulama sırasında bu anıyı zihnimde canlandırırken; geçmişte hissettiğim o sonsuzluk, mutluluk ve şükran hisleri geri geldi, yine kalbim genişledi. Ancak hemen ardından göğsüme ani bir ağırlık, derin bir üzüntü çöktü. O an ne kadar saf ve güzelse, sonrasında yüzleştiğim gerçeklik de bir o kadar yıpratıcıydı. Sessizce yanaklarıma dökülen gözyaşlarını silmeye ya da gizlemeye çalışmadım. Elimi kalbime koydum, derin nefesler aldım. Pratik bittiğinde yavaşça şimdiye geri döndüm. Neden bu anın aklıma geldiğini düşündüm. Bir kapanışa mı ihtiyacım vardı? Ya da belki bir özre? Aslında ben bu meseleyi aylar önce hem aklımla hem de kalbimle çözmüştüm.
Bu deneyim bana şunu çok net gösterdi: Kendimi çok mutlu hissettiğim bir anı, bana aynı zamanda acı da verebiliyordu.
Ben de içimde uyanan bu hissi hem kendimi sağaltmak hem de okuyanlara bir “kapanış pratiği örneği” sunmak adına, zihnimde ona yazılmış bir veda mektubuyla tamamlamaya karar verdim. Onu karşımda hayal ettim ve söyleyemediklerimi içimden şöyle dile getirdim:
“Seninle yollarımızı ayırırken ağlamadım. Çünkü bu ilişkide bana doğru gelmeyen, beni içten içe rahatsız eden bir şeyler seziyordum. Durumu iyileştirecek başka bir yol kalmadığını anladığımda ise bitirmenin ikimiz için de en doğrusu olacağına inandım. Birlikteyken sevildiğimi hissedemiyordum; karşımda sürekli geçmiş ilişkilerinden bahseden ve o günleri arzulayan biri vardı. Beni merak etmiyor gibiydin. Sevdiğini söylemiştin evet, ama davranışların çok başka bir dil konuşuyordu. Ben sevildiğimi derinden hissettiğim, beni besleyen ve güçlendiren bir bağ istiyordum; seninleyken ise sanki durmadan kendimden çalıyordum. Yine de seni istemeden kırdığım, incittiğim anlar olduysa özür dilerim. Senin de dediğin gibi ‘çok iyi niyetliyim’, ancak yalnızca iyi niyet bir ilişkiyi ayakta tutmaya yetmiyor. Yaşam yolculuğumda bana eşlik ettiğin o kısa süre için teşekkür ederim. Yolun açık, kalbin ferah olsun.”
Bazen geçmişin yükünü şefkatle bırakmak ve kendi gücümüzü geri çağırmak için, asla gönderilmeyecek mektuplar yazmaya ihtiyacımız vardır. Kim bilir, belki sizin de içinizde, kendi kapanışını bekleyen satırlar gizlidir…